Giriş

Etrafınızdaki insanlara "Merhamet nedir?" diye sorduğunuzda veya "Merhameti bana tarif eder misin?" dediğinizde birçok farklı cevap ve örnekle karşılaşırsınız. Kimi sokaktaki aç köpekleri doyuran komşusunun hayatında gördüğü en merhametli insan olduğunu söyler. Kimi merhameti, kendisine hastayken bakan bir yakınının gösterdiği ilgi ve yakınlığı örnek vererek tarif eder. Kimi ölenlerin arkasından ağlayan bir arkadaşının adeta merhamet simgesi bir insan olduğundan bahseder. Genelikle tarifler bu şekilde birbirine benzer. Halbuki bunların hiçbiri gerçek merhameti tam anlamıyla ifade etmez.

Gerçek merhametin kaynağı Allah sevgisidir. Kişinin Allah'a olan sevgisi, O'nun yarattığı varlıklara karşı kalbinde bir sıcaklık hissetmesine neden olur. Allah'ı seven insan, O'nun yarattıklarına karşı doğrudan bir muhabbet, şefkat ve merhamet hisseder. Kendisini ve tüm insanları yaratan Rabbimize karşı duyduğu bu güçlü sevgi ve bağlılıktan dolayı, Kuran'da emredildiği doğrultuda insanlara karşı güzel ahlaklı davranır. Allah'ın kendisine, merhamet konusunda emrettiklerini yerine getirir. Bir insanın Kuran'ın bu emirlerini tümüyle yerine getirmesiyle gerçek merhamet ortaya çıkar. Çünkü gerçek merhametin ne anlama geldiğini ve merhametli bir insanın neler yapması gerektiğini en doğru şekilde tarif eden kaynak Kuran'dır. Kuran'da insanları gerçek merhamete yönelten, bu konuda teşvik eden pek çok ayet vardır.

Ancak Allah'a duyulan sevgiyle, merhamet duygusu arasında çok büyük bir fark vardır. Bu fark Allah'a karşı hissedilen duygunun yalnızca saf sevgiden oluşmasından meydana gelir. Merhamette, sevgiyle birlikte karşıdakinin acizliğinden ötürü duyulan bir acıma hissi vardır. Allah'a duyulan sevginin içinde ise merhamet yoktur. Çünkü Allah bütün eksikliklerden, acizliklerden ve kusurlardan uzaktır. İnsanın kendini ve herşeyi yaratan Allah'a karşı hissettiği duygu, ancak kalpte coşku, heyecan, hayranlık meydana getiren güçlü bir "aşk" hissidir. Bu nedenle saf sevgi sadece Allah'a duyulur. Merhamet ise Allah'ın yarattığı ve her biri "yaratılmış" olamaları nedeniyle aslında aciz ve güçsüz olan varlıklara karşı hissedilir.

Kuran'da, gerçek merhametin nasıl olması gerektiği, merhametli bir insanın özellikleri, merhamet duygusunun bir insanın ahlakında ne gibi farklılıklar meydana getirdiği, merhametli insanların çevrelerinde yarattığı etki, çeşitli örneklerle açıklanmıştır. Allah ayetlerinde, merhameti ve şefkatin eksikliğinden kaynaklanan zalimliği çok ayrıntılı olarak tarif etmiştir. Bunun sonucunda iyiler ve kötüler, zalimler ve şefkatliler birbirlerinden açıkça görülen farklılıklarıyla ayırt edilmişlerdir.

Müminler yapı olarak Kuran ahlakından zevk alacak ve ancak bu ahlakı yaşadıklarında huzur duyacak şekilde yaratılmışlardır. Bu nedenle Kuran'da bildirilen merhamet anlayışını yaşamakta hiçbir zorluk hissetmez aksine bunu imanlarından kaynaklanan doğal bir ahlak olarak yaşarlar.

Allah, "Sakın onlardan bazılarını yararlandırdığımız şeylere gözünü dikme, onlara karşı hüzne kapılma, mü'minler için de (şefkat) kanatlarını ger" (Hicr Suresi, 88) ayetiyle müminleri merhameti yaşamaya davet etmiştir.

Allah müminlerin merhametini "şefkat kanatlarını germek" olarak tanımlamıştır, çünkü onlar merhameti sadece belirli olaylar karşısında değil, hayatın her anını kapsayan bir ahlak model olarak yaşarlar. Dolayısıyla da onların merhametlerini yansıtan pek çok ahlak özelliği ortaya çıkar.

Bu sitede Kuran ayetleri doğrultusunda, müminlerin Allah sevgisine dayanan merhamet anlayışlarının nasıl olduğunu, Kuran'ın emirleri doğrultusunda bu ahlakı hayatlarının her anında nasıl yaşadıklarını ve kimlere karşı merhamet gösterdiklerini göreceğiz

Bu site aynı zamanda tüm insanları Allah'ın beğendiği ahlakı ve Kuran'da emredilen merhameti yaşamaya bir davettir. Çünkü Allah, iman edip salih amellerde bulunan ve müminlere karşı merhametli olan kullarına, Katından "bir mağfiret ve büyük bir ecir" (Fetih Suresi, 29) olduğunu vaat etmiştir.

MERHAMETLİ OLMAK

Hz. Mehdi (a.s.) İnsanlara Karşı Merhametli ve Şefkatli Olacaktır

"Herkes onun (Hz. Mehdi (a.s.)’nin) çevresinde sevdiği çocuklarına içten sevgiyle bağlı bir babanın meclisinde ya da tebaasına merhametli bir kralın huzurunda gibi oturacak, neşe veren ayetleri ve müjdeleri sonsuz mutluluk yurdunda gösterecektir."

(Seyyid Murtaza Müçtehidi Sistani, Nashr Almas Yayınları, s.257 )

Hadiste Hz. Mehdi (a.s.)’nin insanlara karşı sevgi ve şefkatine dikkat çekilmiştir. Hz. Mehdi (a.s.) herkese sevgi ve merhametle yaklaşacak, onun yanında tüm insanlar huzur ve sükun bulacaklardır. Ayrıca hadiste Hz. Mehdi (a.s.)’nin müjdeci olmasına da değinilmektedir. Hz. Mehdi (a.s.) geldiği dönemde, halkı içinde bulundukları zor durumdan Kuran’ın nuru ile çıkaracak, sıkıntıya düşmüş olan insanları müjdeleri ile neşelendirecektir.

10 Nisan 2010 Cumartesi

Belgesel - Müminlerin güzel ahlakı -2-

                                                                                     

Belgesel - Müminlerin güzel ahlakı -1-

                                                                                     

9 Nisan 2010 Cuma

Allah'ın İsimleri: Erhamurrahimin (Merhamet Edenlerin En Merhametlisi)

Eyüp de; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu: "Şüphesiz bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın." (Enbiya Suresi, 83)

Yeryüzündeki tüm canlılar gibi insan da ihtiyaç içinde olan bir varlıktır. Yaşamını sürdürebilmesi için her an oluşması gereken pek çok şart vardır. Nefes alabilmesi için oksijene, bedeninin faaliyetlerini sürdürebilmesi için su ve besine ihtiyaç duyar... Yalnızca tek bir insanın fiziksel olarak varlığını sürdürebilmesi bile burada sıralanması mümkün olmayan sayısız detaya bağlıdır. (Darwininbilmedikleri.com)

Ancak, yeryüzündeki tüm insanlar ihtiyaçları olan şeyleri elde edebilmek için çok büyük bir çaba göstermeden yaşamlarını rahatlıkla sürdürebilmektedirler. Her birinin gerek bedenlerinde gerekse dış dünyada ihtiyaçları olan herşey onlar için önceden belirlenmiş ve onlara sunulmuştur. Burada ilk akla gelen örnek yine insanın nefes almasıdır. İnsan bedeninin yaşamını sürdürebilmesi için oksijen alması gerektiğini elbette herkes bilir. Peki bu oksijenin atmosferde gereken oranlarda bulunmasını sağlayan kimdir? Veya insanın vücuduna bu oksijeni alıp işleyecek ve gereken her hücreye tek tek ulaştıracak bir sistemi koyan kimdir?

İşte insanın bu en hayati ihtiyacından başlamak üzere her türlü detay kendisi için tasarlanmış ve gerektiği şekilde var edilmiştir. Bu gücün sahibi ise, merhametlilerin en merhametlisi olan Allah'tır. Allah her türlü detayı en mükemmel şekilde yaratandır.

Merhamet Bir Mümin Özelliğidir

Affedici Olmak Bir Mümin Özelliğidir

Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i İmran Suresi, 134)

Yoksullara ve Yetimlere Gösterilen Merhamet

(Sadakalar) Kendilerini Allah yolunda adayan fakirler içindir ki, onlar, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. İffetlerinden dolayı bilmeyen onları zengin sanır. (Ama) Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Hayırdan her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. (Bakara Suresi, 273)

İnsanların Arasını Düzeltmek, Merhametli İnsanların Özelliğidir

Onların 'gizlice söyleşmelerinin' çoğunda hayır yok. Ancak bir sadaka vermeyi veya iyilikte bulunmayı ya da insanların arasını düzeltmeyi emredenlerinki başka. Kim Allah'ın rızasını isteyerek böyle yaparsa, artık ona büyük bir ecir vereceğiz. (Nisa Suresi, 114)

Allah, Anne-Babaya Karşı Merhametli Olmayı Emreder

Rabbin, O'ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: "Öf" bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara acıyarak alçakgönüllülük kanadını ger ve de ki: "Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse Sen de onları esirge." (İsra Suresi, 23-24)

Merhamet, Kötülüğe En Güzel Şekilde Karşılık Vermeyi Gerektirir

İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; O zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. (Fussilet Suresi, 34)

Zulmedenlerin Sonu

Zulmeden her nefis, yeryüzündekilerin tümüne sahip olsa bunu (azaba karşılık) mutlaka fidye olarak verirdi. Onlar azabı görünce pişmanlıklarını gizlerler, Oysa onlar haksızlığa uğratılmadan aralarında adaletle hükmedilmiştir. (Yunus Suresi, 54)

O zulmedenleri dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar. (Hud Suresi, 67)

Allah'ın Ayetleri Hakkında Kendilerince Şüphede Olanlar Kendi Nefislerine Zulmedenlerdir

Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. (Tevbe Suresi, 70)

İnsanlara Kötü Lakaplar Takarak Zulmedenler

... Kendi nefislerinizi (kendi kendinizi) yadırgayıp-küçük düşürmeyin ve birbirinizi 'olmadık-kötü lakablarla' çağırmayın... (Hucurat Suresi, 11)

Haksızlık Yaparak Zulmedenler Ateşe Gönderileceklerdir

Ey iman edenler, Allah'tan sakının ve eğer inanmışsanız, faizden artakalanı bırakın. Şayet böyle yapmazsanız, Allah'a ve Resulüne karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tevbe ederseniz, artık sermayeleriniz sizindir. Ne zulmetmiş olursunuz, ne zulme uğratılmış olursunuz. Eğer (borçlu) zorluk içindeyse, ona elverişli bir zamana kadar süre (verin). (Borcu) Sadaka olarak bağışlamanız ise, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz. (Bakara Suresi, 278-280)

Ticarette Yapılan Adaletsizlikler ve Zulüm

Ey iman edenler, mallarınızı, sizden karşılıklı anlaşmadan (doğan) bir ticaretten başka haksız 'nedenler ve yollarla' yemeyin. Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin. Şüphesiz, Allah, sizi çok esirgeyendir. Kim haddi aşarak ve zulmederek böyle yaparsa, Biz onu ateşe göndeririz. Bu Allah için pek kolaydır. (Nisa Suresi, 29-30)

Kuran'da Bildirilen Merhamet Anlayışı, Toplumda Huzur ve Barışın Kaynağıdır

Yüce Allahın, ahiret günü kurtuluşa erenlerden olmaları, rahmetine ve cennetine kavuşabilmeleri için kullarına bildirdiği hükümlerden biri merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmaktır. Merhamet aynı zamanda toplum içindeki huzurun ve mutluluğun da kaynağıdır. Bu nedenle bir toplumun fertlerinin rahat, huzurlu ve mutlu bir hayat sürebilmesinin önemli bir sebebi de, Kuranda bildirilen gerçek merhamet anlayışının ve din ahlakının o toplumun insanları tarafından gerektiği gibi yaşanmasıdır.

Allahın, ahiret günü kurtuluşa erenlerden olmaları, rahmetine ve cennetine kavuşabilmeleri için kullarına emrettiği hükümlerden biri, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmaktır. Hayatlarını Allahın rızasını kazanmaya adayan kişiler de Allahın bu hükmünü tam anlamıyla yerine getirmeye çalışmalıdırlar. Kuranda bildirilen merhamet anlayışının temelinde Yüce Rabbimiz'e coşkulu Allah sevgisi ve samimi iman yatar. Allahın izni dışında hiçbir olayın gerçekleşmeyeceğini ve Onun insanlara bağışladıklarına ne kadar muhtaç olduğumuzun farkında olmak, bu kavrayıştan kaynaklanan bir tevazuya sahip olmayı beraberinde getirir. İşte asıl merhamet anlayışının temelinde bu özellikler vardır.

Tevazu sahibi olmayan bir insan, gerçek anlamda merhametli de olamaz. Çünkü yalnızca kendisini düşünür, kendisini sever ve kendi çıkarları, kendi nefsinin istekleri herkesten önce gelir. Bu nedenle, başkalarının ihtiyaçlarını, eksiklerini hiç umursamaz. Kendi dışındaki kimseleri önemsiz ve değersiz görür. Bunun doğal bir sonucu olarak da kimseye karşı şefkat ve merhamet hisleri besleyemez.

"Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. İşte bunlar, sağ yanın adamlarıdır." (Beled Suresi, 17-18)

Üstün bir merhamet anlayışı, bu konuda gösterilecek ciddi bir kararlılığın sonucunda kazanılır. Kuran ahlakını yaşamaya özen gösteren kimselerin merhamet göstermedeki kararlılıklarının en önemli sebebi ise derin bir Allah sevgisi ve Allah korkusudur. Allah, pek çok ayette açıklandığı gibi merhametlilerin en merhametlisidir. Dolayısıyla müminler de merhameti, güçlerinin yettiği en son sınıra kadar yaşamaya çalışırlar.

Her Olay Karşısında Güzel Ahlak Göstermek Üstün Bir Mümin Vasfıdır

"Kötülüğü en güzel olanla uzaklaştır; Biz onların nitelendire geldiklerini en iyi bilenleriz." (Müminun Suresi, 96)

İman edenler hayatları boyunca çok farklı karakterde insanlarla karşılaşabilirler, ancak karşılarındaki insanların tavırlarına göre, ahlak anlayışlarını değiştirmezler. Karşı taraf alaycı konuşabilir, çirkin sözler sarf edebilir, öfkelenebilir, kötülükte bulunabilir ya da düşmanca tavırlar sergileyebilir. Ancak müminin efendiliği, tevazusu, merhametli ve yumuşak başlı tavrı hiçbir zaman değişmez. Kendisine söylenen kötü bir söze bir benzeriyle karşılık vermez. Alay edene alayla, öfkeye öfkeyle cevap vermez. Öfkelenen bir insana karşı sakin ve itidalli olur. Sabreder ve hoşgörülü olur. Kırıcı bir tavra karşılık, o kimseyi yaptığından utandıracak, güzel ahlaka özendirecek bir hoşgörü ve merhamet anlayışıyla hareket eder. Bu, Peygamberimiz (sav)in de bizlere tavsiye ettiği bir ahlaktır. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde “Müsamahakar ol ki, sana da müsamahakar davranılsın” (Ahmet, I. 248 (El-Camius Sağir, I, 34, Abdurrezzakdan, Ata), Doç. Dr. Talat Sakallı, Hadislerle İslam’da Hoşgörü ve Kolaylık, Çağlayan Yayınları, İzmir, 1996, s. 78) şeklinde buyurmuştur. Bir diğer hadisinde de müminlere şu şekilde seslenmiştir:

Hiçbiriniz: Ben insanlarla beraberim. İnsanlar iyilik yaparsa ben de yaparım, kötü davranırsa ben de kötü davranırım diyen şahsiyetsiz kimselerden olmasın! Aksine insanlar iyilik yaparlarsa iyilik yapmak, kötü davranırlarsa, haksızlık etmemek için nefsinizi terbiye edin. (Tırmizi, Rudani, Büyük Hadis Külliyatı Cemul-fevaid, cilt 5, No: 9692, İz Yayıncılık, İstanbul, s.323)

Maide Suresinde ise Peygamberimiz (sav)e bazı kesimlerin ihanetlerine karşı affedici olması gerektiği şu şekilde bildirilmiştir:

... Kendilerine hatırlatılan şeyden (yararlanıp) pay almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında onlardan sürekli ihanet görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz Allah iyilik yapanları sever. (Maide Suresi, 13)

Ayette bildirildiği üzere, Allah Peygamberimiz (sav)e, sürekli ihanet gördüğü bir kısım insanlara karşı dahi bağışlayıcı olmasını emretmiştir. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki; karşı tarafın kötü bir ahlak göstermesi, kişinin kendisinin de kötü ahlak göstermesine bir gerekçe değildir. Her insan Allaha karşı yaptıklarından tek başına sorumludur. Dahası kötü bir tavra karşı şefkat, merhamet ve güzel ahlak gösterebilmek Kurana göre üstün bir ahlakın göstergesidir. Çünkü müminin bu güzel tutumu, onun Allaha olan bağlılığının gücünü gösterir. Bu güzel tutumunun karşılığı ise Yunus Suresinde şu şekilde haber verilir:

Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır. (Yunus Suresi, 26)

Merhametin Yaşanmadığı Toplumlarda Acımasızlık Hakim Olur

Çağlar boyunca insanlar, huzur ve güven duygusunu tam olarak hissedebilecekleri, karşılıklı hoşgörü ve barışın hakim olduğu, dayanışma, yardımlaşma, birlik ve beraberlik halinde yaşayabilecekleri bir toplumun özlemini çekmişlerdir.

Toplumsal barış ve huzura duydukları bu özlemi gidermek için çözümü farklı yönetim biçimlerinde, farklı ideolojik platformlarda, politik uygulamalarda ve hukuki yaptırımlarda aramışlardır. Oysa toplumlarda bireyler merhameti, anlayışı, saygı ve sevgiyi olması gerektiği şekilde yaşamadıkları için bu arayış bir sonuç vermemektedir.

Allah korkusuna ve Allah sevgisine dayanan, Kuran ahlakına uygun bir merhamet olmadığında, geriye insanları kötülük yapmaktan alıkoyacak hiçbir sebep kalmaz.

Merhamet duygusunun tam anlamıyla yaşanmadığı bir toplumda insanların birbirlerine şiddet uygulamalarının, çocukların ezilmelerinin, fakirlik korkusuyla öldürülmelerinin, sokağa terk edilmelerinin; hırsızlık için yol kesen, evlere girerek ev sahiplerini öldüren insanların çoğalmasının ve daha bunun gibi birçok olayın önünde hiçbir engel kalmamış olur.

Böyle bir toplumda zengin olan fakiri kollamaz, haksızlığa uğrayanın hakkı savunulmaz, açıkta kalan insan barındırılmaz. Bir çıkar söz konusu olmadığı sürece kimse bir başkası için fedakarlık yapmaz. Biri sokakta aç yaşarken, onun hemen yanı başındaki insanlar yüzlerce kişinin doyabileceği yemekleri çöpe atmakta bir sakınca görmezler.

İnsanlar birbirlerinin malını haksız yere yemekten, sahtekarca yöntemlere başvurmaktan, başkalarının haklarını istismar ederek para kazanmaktan çekinmezler.

Yine böyle bir toplumun insanları şahit oldukları sahtekarlıklara, adaletsizliklere ve haksızlıklara karşı mücadele etmez ve seslerini çıkarmazlar. Başkaları için kendilerini yormaya gerek duymaz, hatta bu şekilde durup dururken başkalarının sorunlarını üstlenmenin büyük bir akılsızlık olduğuna inanırlar. Ortaya kimsenin kimseye karşı kendisini sorumlu hissetmediği, kimsenin kimseyi korumak için kendisini risk altına sokmadığı ve kimsenin yanlışlara, haksızlıklara karşı sesini çıkarmadığı bir ortam çıkar.

Zalim ve merhametsiz olanlar, zayıf ve güçsüz olanları istedikleri gibi ezerler. Kuran ahlakının ve buna dayalı merhametin ve din ahlakının yaşanmadığı bir ortamda her zaman huzursuzluk, sıkıntı ve zulüm hakim olur.

Bir Toplumda Merhametin Yaygınlaşması Nasıl Sağlanır?

Toplumda bir davranışın yaygınlaşması için önce o toplumun fertlerinin bu davranışı ve temelindeki anlayışı kavrayıp benimsemesi gerekmektedir. Din ahlakından uzak yaşayan insanların iyi ve güzel olana yönelmeleri ise düşünüldüğü gibi zor değil, aksine son derece kolaydır. Merhamete yönelmek, insanın kendi içinde alacağı tek bir karar ve tek bir niyet değişikliğine bağlıdır. Bu niyet değişikliğinin ardından hem dünyada hem de ahirette güzel bir hayat yaşayacak ve kişi Kuran ahlakını yaşamanın mükafatını Allah Katında alacaktır. Ayrıca Yüce Allah, Kuran ahlakını yaşamaya karar verip zulmü terk eden kimsenin günahlarını da bağışlayacağını bildirmiştir:

Ancak kim işlediği zulümden sonra tevbe eder ve (davranışlarını) düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Muhakkak Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Maide Suresi, 39)

Bunun yanı sıra insanların birbirlerine karşı gösterdikleri davranışlarda da güzel ahlakın yerleşmesi gerekmektedir. Bunun sırrı ise iyiliği emretmek, kötülüğe güzel bir tavırla karşılık vermektir. Allah insanlara, kötülüğe karşı en güzel tavırla karşılık verdikleri takdirde hayırlı bir sonuç elde edeceklerini vaat etmiştir. Hatta karşılarındaki kişiyle aralarında düşmanlık söz konusu olsa dahi sıcak bir dostluk oluşabileceğini bildirmiştir. (Fussilet Suresi, 34) Kötülüğe iyilikle karşılık vermek, inananların merhamet anlayışlarının da bir gereğidir. Karşı tarafın Allahın beğenmeyeceği kötü bir tavır içerisinde olduğunu gördükleri zaman, her şeyden önce bunun o kişinin ahireti açısından önemli olduğunu düşünerek, kibir ve gurura kapılmadan, ona hoşgörülü ve tevazulu bir biçimde yaklaşırlar. Yüce Allah iyiliğin Kuran ahlakındaki önemini bir ayette şöyle bildirmiştir:

İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. (Fussilet Suresi, 34)

Toplumsal Huzur ve Barışın Sağlanması, İslam Ahlakının Yaşanmasıyla Gerçekleşebilir

İslam ahlakı kardeşlik, barış, hürriyet ve huzur temelleri üzerine kurulmuş bir toplum hedefler. Bu nedenle de İslam ahlakıyla tanışan her toplum geçmiş dönemlerin baskıcı, zorba, çatışmacı anlayışlarından sıyrılmış, yeniden barış temelli bir toplum inşa etmiştir. Pek çok batılı tarihçi de bu gerçeği eserlerinde dile getirmiş, İslam ahlakıyla tanışmanın farklı toplumlar üzerinde çok derin ve olumlu etkiler yaptığını ifade etmiştir.

Profesör Robert Briffault, İnsanlığın Gelişimi (The Making of Humanity) isimli eserinde, Batı toplumunun İslam ahlakı ile olan bağlantısına şu şekilde değinir:

Bütün beşeriyet için hürriyet, insani kardeşlik, insanların kanun önünde eşitliği, danışmayı ve genel seçimi kullanan demokratik hükümet idealleri, Amerikan anayasasının hazırlanmasına öncülük eden ve İnsan Hakları Beyannamesini ilham eden idealler, Batının yenilikleri değildi. Bu ideallerin hepsinin temelleri Kutsal Kitap Kuranda bulunmaktadır. Bu idealler, Ortaçağ Avrupa’sının aydınlarının Müslüman İspanya, Sicilya, Haçlılar ve İslami kardeşlik derneklerini taklit yoluyla, Haçlılar sonrasında Avrupa’da gelişen cemiyetler aracılığıyla İslam’dan öğrendiklerinin özüdür. (Prof. Robert Briffault, İnsanlığın Gelişimi (The Making of Humanity), İslam İnsanlığın Ruhu, Timaş Yayınları, İstanbul, 1997, s.38)

Yukarıdaki alıntıda anlatılan gerçekler, İslam ahlakının tüm dünyaya asırlar boyunca barış, hoşgörü ve adalet dersi verdiğinin bir ifadesidir. Günümüzde de tüm dünya insanları böyle bir kültürün özlemi içindedirler ve bunun tekrar oluşmaması için ortada hiçbir neden yoktur. Gereken tek şey, insanların önce kendilerinden başlayarak Kuran ahlakını yaşamaya niyet etmeleri, daha sonra da insanlar arasında aynı ahlakı yaymak için gayret göstermeleridir. Kuranda bildirilen ahlak yaşandığı zaman, toplum içinde hiçbir ayrım gözetmeden, herkes adaletli, merhametli, hoşgörülü, sevgi dolu, saygılı, affedici, dürüst olacak, Allahın izniyle yeryüzünde huzur ve barış hakim olacaktır. Rabbimiz bu konuyla ilgili olarak, müminlerin sahip olması gereken üstün ahlakı bir ayetinde şöyle bildirmiştir:

Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. (Al-i İmran Suresi, 104)

Kuran Ahlakı: Merhamet Edenlerden Olmanın Önemi

Allah, "Sakın onlardan bazılarını yararlandırdığımız şeylere gözünü dikme, onlara karşı hüzne kapılma, mü'minler için de (şefkat) kanatlarını ger" (Hicr Suresi, 88) ayetiyle müminleri merhameti yaşamaya davet etmiştir.

Allah müminlerin merhametini "şefkat kanatlarını germek" olarak tanımlamıştır, çünkü onlar merhameti sadece belirli olaylar karşısında değil, hayatın her anını kapsayan bir ahlak modeli olarak yaşarlar. Dolayısıyla da onların merhametlerini yansıtan pek çok güzel ahlak özelliği ortaya çıkar.

Kuran'da, gerçek merhametin nasıl olması gerektiği, merhametli bir insanın özellikleri, merhamet duygusunun bir insanın ahlakında ne gibi farklılıklar meydana getirdiği haber verilmiştir. Allah ayetlerinde, merhameti ve şefkatin eksikliğinden kaynaklanan zalimliğin tanımını bildirmiştir. Bunun sonucunda iyiler ve kötüler, zalimler ve şefkatliler birbirlerinden açıkça ayırt edilmişlerdir.

Bir toplumun rahat, huzurlu ve mutlu bir hayat sürebilmesinin tek yolu, Kuran'da haber verilen gerçek merhamet anlayışının o toplumun insanları tarafından yaşanmasıdır. Kuran'da bildirilen bu model yaşanmadığı sürece insanlar hangi yolu denerlerse denesinler kargaşadan, huzursuzluktan ve adaletsizlikten kesinlikle kurtulamazlar. Çünkü merhametin olmadığı yerde zulüm vardır. Zulmün hüküm sürdüğü bir toplumda ortaya çıkan model ise insanların hem maddi hem de manevi yönden ciddi zararlara uğramasına neden olur.

Allah korkusuna ve Allah sevgisine dayanan, Kuran ahlakına uygun bir merhamet olmadığında, geriye insanları kötülük yapmaktan alıkoyacak hiçbir sebep kalmaz. Merhamet duygusunun tam anlamıyla yaşanmadığı bir toplumda kadınların eziyet görmesinin, çocukların ezilmesinin, fakirlik korkusuyla sokağa terk edilmelerinin, hırsızlık için yol kesen insanların çoğalmasının önünde hiçbir engel kalmamış olur. Böyle bir toplumda zalim ve merhametsiz olanlar, zayıf ve güçsüz olanları istedikleri gibi ezerler. Kurani merhametin ve din ahlakının yaşanmadığı bir ortamda her zaman huzursuzluk, sıkıntı ve zulüm hakimdir.

İslam ahlakının benimsendiği bir toplumda ise hem maddi hem de manevi açıdan büyük bir rahatlık ortaya çıkar. İnsanlar yardım gerektiğinde çevrelerindeki insanlardan kesin olarak yardım geleceğini bilirler. Fakirlere, evleri olmayan yoksullara, imkanları olanlar sahip çıkarlar. Küçük çocuklar sevgi ve itina gördükleri sağlıklı ortamlarda yetiştirilirler. Maddi adaletsizlik ve bundan kaynaklanan haksızlıkların tümü ortadan kalkar. Zalimler azalmaya ve zulüm ortadan kalkmaya başlar. Kimse maddi imkanları yeterli olmadığı için sağlıklı, temiz, rahat bir ortamdan mahrum kalmaz. Dinsizliğin getirdiği kargaşa ve zulüm ortamından kurtulmanın tek yolu, Allah'ın Kuran'da bildirdiği merhamet anlayışını tam anlamıyla yaşamaktır.

İman Sahiplerinin Merhamet Anlayışı

İman Sahiplerinin Merhamet AnlayışıKuran'da haber verilen, "Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır..." (Rum Suresi, 30) ayetiyle açıklandığı gibi, insan fıtrat olarak din ahlakını yaşamaktan zevk alacak ve ancak bu şekilde huzur duyabilecek şekilde yaratılmıştır. Bu nedenle Kuran'da tavsiye edilen şefkat ve merhamet gösterme şekli, iman sahiplerinin hiçbir zorlanmayla karşılaşmadan imanlarının doğal bir sonucu olarak sahip oldukları bir ahlaktır. Allah, Kuran ahlakına uydukları için mümin kullarının üzerinde Rauf (pek esirgeyen, çok acıyan) ve Rahman isimlerini tecelli ettirir. Çünkü Allah merhametlilerin en merhametlisi, sonsuz şefkat sahibi olandır. Kuran'da pek çok ayetle Allah'ın sonsuz şefkatine ve merhametine dikkat çekilmiştir:

... Çünkü O, onlara (karşı) çok şefkatlidir, çok esirgeyicidir. (Tevbe Suresi, 117)

... O merhametlilerin (en) merhametlisidir. (Yusuf Suresi, 92)

İşte bu ahlakı üzerlerinde taşıyan iman sahipleri, insanlara karşı şefkatli ve merhametlidirler. Ancak onların merhamet anlayışı, halk arasında yaygın olan merhamet anlayışından büyük farklılıklar içerir. Onların merhameti Allah'ın merhametinin bir tecellisi olduğu için, Allah'ın rızasına ve Kuran'a uygun bir merhamet şeklidir. Merhametlerinde ölçü aldıkları tek yol gösterici Kuran'dır. Kuran'ın dışında bir sistemin ölçülerini içeren bir merhamet anlayışının da "şeytani" bir merhamet olacağını bilirler.

İman edenlerin merhamet ve şefkat anlayışları, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir ahlak örneğidir. Bu merhamet onlara beraberinde fedakarlığı, ince düşünceyi, affediciliği, sevgiyi ve saygıyı da getirir. Karşılarındaki kişinin maddi manevi her türlü ihtiyacını daha o söylemeden fark eder, duydukları derin şefkat nedeniyle ona hemen yardımcı olmaya çalışırlar. Bu konuda çaba harcamaktan da hiçbir şekilde yılmazlar. Kuşkusuz ki her konuda olduğu gibi bu konuda da müminlere en güzel örnek peygamberlerin tavrıdır. Ayette Peygamberimiz (sav)'in Müslümanlara karşı duyduğu şefkat ve merhamet şöyle anlatılmıştır:

Andolsun size, içinizden de sıkıntıya düşmeniz O'nun gücüne giden, size pek düşkün, müminlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi gelmiştir. (Tevbe Suresi, 128)

Dindar Yahudilere ve Hıristiyanlara Şefkat ve Merhamet Göstermek Kuran'ın Açık Bir Emridir -2-

Dindar Yahudilere ve Hıristiyanlara Şefkat ve Merhamet Göstermek Kuran'ın Açık Bir Emridir Müslümanlar Allah'ın Peygamberimiz (s.a.v.)’den önce gönderdiği tüm peygamberlere iman ederler ve hiçbirini diğerinden ayırt etmeksizin sevip sayarlar. Aynı şekilde bu hak peygamberlere gönülden bağlanmış ve onlarla birlikte hakkı savunmuş olan ashablarına da derin bir sevgi ve saygı beslerler. Kuran ayetlerinde peygamber ashablarından bahsedilen ifadeler şöyledir:

"Ey iman edenler, Allah'ın yardımcıları olun: Meryem oğlu İsa'nın havarilere: "Allah'a (yönelirken) benim yardımcılarım kimlerdir?" demesi gibi. Havariler de demişlerdi ki: "Allah'ın yardımcıları bizleriz." Böylece İsrailoğullarından bir topluluk iman etmiş, bir topluluk da inkar etmişti. Sonunda biz iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, onlar da üstün geldiler."
(Saff suresi, 14)

"... Kitap ehli'nden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah'a ve Ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır. onlar hayırdan her ne yaparlarsa, elbette ondan yoksun bırakılmazlar. Allah, muttakileri bilendir."
(Ali İmran Suresi, 113-115)

Müslümanlar Kuran'a ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünneti seniyyesine öre hareket etmeleri nedeniyle Kitap Ehlini sever ve onlara karşı muhabbet duyarlar. Allah'ın peygamberlerine karşı sadakat gösteren, onlara indirilen risalete bağlı kalanlara şefkat duyarlar. Bu nedenledir ki Allah'a ve Allah'ın Kitabı’na iman eden bir Müslümanın antisemit bir çizgide olması diye bir durum söz konusu olamaz. Çünkü antisemit olmak yani Hz. Musa (a.s.)‘a ve onun risaletine uymuş dindar musevilere karşı düşmanlık beslemek doğru değildir. Allah’a ve O’nun peygamberi Hz. Musa (a.s.) aracılığıyla İsrailoğullarına indirdiği Tevrat’a uydukları için bu kişilere öfke duymak Kuran’a göre haramdır. Müslümanlara yakışacak bir ahlak anlayışı değildir.

Bizim için esas olan Peygamberimiz (s.a.v.)’in tutumudur ki Peygamberimiz (s.a.v.), kendi döneminde yaşayan ve Allah'a iman eden Yahudilere karşı son derece anlayışlı ve adaletli davranmıştır. Peygamberimiz (s.a.v.) ve kendisinden sonraki 4 halife döneminde Kitap Ehli’ne son derece merhametle yaklaşılmış, bu kişiler korunup kollanmış, haklarında adaletle hükmedilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) hem onları İslam’a davet etmiş hem de Kuran'a göre onlara iyilikte bulunup dinlerini rahat yaşamalarına izin vermiştir.

Kuran ayetlerine göre, Kitap Ehline kesin olarak ve hiçbir şart gözetilmeksizin düşmanca bir tutum takınılması gerekse, bu uygulamayı ilk yapacak kişinin Peygamberimiz (s.a.v.) olacağı son derece açıktır. Oysa Peygamberimiz (s.a.v.)’in ve kendisinden sonra gelen halifeler dönemlerinde müslümanlara sığınan, eman dileyen ve dinlerinde onlarla savaşmayan dindar Yahudilere ve diğer Kitap Ehli mensuplarına son derece sevecen ve korumacı bir tutum izlendiği tarihi belgelerle de sabittir. (Detaylı bilgi için bkz: Kitap Ehli)

Allah ayetinde bu insanların hükmünü şöyle açıklamaktadır:

"Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever."
(Mümtehine Suresi, 8)

"Gerçek şu ki, iman edenlerle yahudiler, Sabiîler ve Hristiyanlardan Allah'a, ahiret gününe inanan ve salih amellerde bulunanlar; Onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır."
(Maide Suresi. 69)

Bu nedenledir ki Kuran ayetlerine göre, Peygamberimiz (s.a.v.) döneminde de şu anda da müslümanların fikren mücadele içinde olmaları gerekenler dindarlar değil ateist Yahudiler ve bir kısım Hıristiyanlardır. Peygamberimiz (s.a.v.)’in mücadele içinde olduğu grup hiçbir zaman dindar Yahudiler ya da Allah’ın birliğine inanan Hıristiyanlar olmamıştır. Peygamberimiz (s.a.v.) ve sahabeleri sadece; ateistlere ve müslümanlara zarar vermek, din ahlakının yayılmasını ve müslümanların tebliğ faaliyetlerini engellemek için maddi manevi gayret gösteren müşrik ve münafıklara karşı mücadele içinde olmuşlardır.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in yaptığı savaşlara bakıldığında bunların her zaman savunma amaçlı savaşlar olduğu görülecektir. Yani Peygamberimiz (s.a.v.) hiçbir zaman kendisine savaş açmayanlara karşı savaş yoluna gitmemiş ya da savaşa son vermek isteyen ve eman dileyenlere karşı savaşı devam ettirmemiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) Allah’ın Kuran'da kesin hükümlerle bildirdiği savaş durumlarına tam anlamıyla sadık kalmıştır. Kuran'da bu konuyla ilgili olarak şöyle bildirilmektedir:

"Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılana (mü'minlere, savaşma) izni verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye güç yetirendir."
(Hac suresi, 39)

"Onlar, (savaşa) son verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah, bağışlayandır esirgeyendir."
(Bakara suresi, 192)

"... Anlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın..." (Bakara suresi, 191)

Dolayısıyla İslam tarihi bu anlayışın örnekleriyle doludur. Örneğin Hayber ahudileri bir defasında Peygamberimiz (s.a.v.)'e gelip ürünlerinin bazı müslümanlar tarafından izinsiz şekilde alındığını söylemişler bunun üzerine Hz. Peygamber, müslümanları mescitte toplamış ve onlara kendileriyle anlaşma yapılanların mallarının haram olduğunu ilan etmiş ve yaptıkları şeyin doğru olmadığını açıklamıştır. (Müsned, IV, 89; Vakıdi, II, 691; Serahsi, Siyer, I, 133, IV, 1530) Yine Peygamberimiz (s.a.v.)’in Medine’nin ilk yıllarında hazırlattığı Medine Site Devleti Sözleşmesinin 17. Maddesinde, "Yahudilerden bize tabi olanlara yardım edilip iyi davranılacaktır. Onlar hiçbir haksızlığa uğramayacak, düşmanlarına yardım edilmeyecektir." ifadesi kullanılmıştır. Aynı sözleşmenin 25. Maddesinde, "Beni Avf yahudileri müminlerle birlikte tek bir ümmettirler. Onlar kendi dinlerine, müslümanlar da kendi dinlerine göre yaşayacaklardır." ifadesine yer verilirken 36. Maddede ise, "Müslümanlarla yahudiler arasında yardımlaşma, nasihat ve iyilik olacaktır" (İbn Kesir, es-Sire, II/322; Hamidullah, el-Vesaik, s.44-45; Doğu ve Batı kaynaklarında birlikte yaşama, s.285) ifadesi yer almıştır.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in ardından Hz. Ebubekir (r.a.), Taberriye şehri feth edildiğinde burada yaşayan Hıristiyanlara kiliselerine dokunulmayacağına dair garanti vermiştir. Hz. Ömer (r.a.),Kudüs’ü fethettiğinde Kudüs halkına bir emanname vermiş ve Kitap Ehli'nin ibadethanelerine dokunulmayacağını bildirmiştir. Yine Hz. Ömer (r.a.)’ın Medain Hristiyanları’na verdiği taahhütte “Hıristiyan dini üzere olanlardan hiç bir kimse istemeyerek müslüman yapılmaya zorlanmaz” ilkesi yer almıştır. Hz. Osman (r.a.) döneminde ise bir Ermeni kenti olan Debil'in fethi sırasında, şehirde yaşayan Hıristiyanlar, Yahudiler ve mecusilere verilen emannamede, mabetlerin korunacağı garantisi sunulmuştur. Yıkılan kiliselerin onarılmasına, yeni havraların ve manastırların inşa edilmesine her zaman izin verilmiştir.

Dindar Yahudilere ve Hıristiyanlara Şefkat ve Merhamet Göstermek Kuran'ın Açık Bir Emridir -1-

Dindar Yahudilere ve Hıristiyanlara Şefkat ve Merhamet Göstermek Kuran'ın Açık Bir EmridirMüslümanlar Allah'ın Peygamberimiz (s.a.v.)’den önce gönderdiği tüm peygamberlere iman ederler ve hiçbirini diğerinden ayırt etmeksizin sevip sayarlar. Aynı şekilde bu hak peygamberlere gönülden bağlanmış ve onlarla birlikte hakkı savunmuş olan ashablarına da derin bir sevgi ve saygı beslerler. Kuran ayetlerinde peygamber ashablarından bahsedilen ifadeler şöyledir:

Ey iman edenler, Allah'ın yardımcıları olun: Meryem oğlu İsa'nın havarilere: "Allah'a (yönelirken) benim yardımcılarım kimlerdir?" demesi gibi. HAVARİLER DE DEMİŞLERDİ Kİ: "ALLAH'IN YARDIMCILARI BİZLERİZ." BÖYLECE İSRAİLOĞULLARINDAN BİR TOPLULUK İMAN ETMİŞ, bir topluluk da inkar etmişti. SONUNDA BİZ İMAN EDENLERİ DÜŞMANLARINA KARŞI DESTEKLEDİK, ONLAR DA ÜSTÜN GELDİLER. (Saff Suresi, 14)

... KİTAP EHLİ'NDEN BİR TOPLULUK VARDIR Kİ, GECE VAKTİNDE AYAKTA DURUP ALLAH'IN AYETLERİNİ OKUYARAK SECDEYE KAPANIRLAR. BUNLAR, ALLAH'A VE AHİRET GÜNÜNE İMAN EDER, MARUF OLANI EMREDER, MÜNKER OLANDAN SAKINDIRIR VE HAYIRLARDA YARIŞIRLAR. İŞTE BUNLAR SALİH OLANLARDANDIR. Onlar hayırdan her ne yaparlarsa, elbette ondan yoksun bırakılmazlar. ALLAH, MUTTAKİLERİ BİLENDİR. (Ali İmran Suresi, 113-115)

Müslümanlar Kuran'a ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünneti seniyyesine göre hareket etmeleri nedeniyle Kitap Ehlini sever ve onlara karşı muhabbet duyarlar. Allah'ın peygamberlerine karşı sadakat gösteren, onlara indirilen risalete bağlı kalanlara şefkat duyarlar. Bu nedenledir ki Allah'a ve Allah'ın Kitabı’na iman eden bir Müslümanın antisemit bir çizgide olması diye bir durum söz konusu olamaz. Çünkü antisemit olmak yani Hz. Musa (a.s.)‘a ve onun risaletine uymuş dindar musevilere karşı düşmanlık beslemek doğru değildir. Allah’a ve O’nun peygamberi Hz. Musa (a.s.) aracılığıyla İsrailoğullarına indirdiği Tevrat’a uydukları için bu kişilere öfke duymak Kuran’a göre haramdır. Müslümanlara yakışacak bir ahlak anlayışı değildir.

Bizim için esas olan Peygamberimiz (s.a.v.)’in tutumudur ki Peygamberimiz (s.a.v.), kendi döneminde yaşayan ve Allah'a iman eden Yahudilere karşı son derece anlayışlı ve adaletli davranmıştır. Peygamberimiz (s.a.v.) ve kendisinden sonraki 4 halife döneminde Kitap Ehli’ne son derece merhametle yaklaşılmış, bu kişiler korunup kollanmış, haklarında adaletle hükmedilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) hem onları İslam’a davet etmiş hem de Kuran'a göre onlara iyilikte bulunup dinlerini rahat yaşamalarına izin vermiştir.

Kuran ayetlerine göre, Kitap Ehline kesin olarak ve hiçbir şart gözetilmeksizin düşmanca bir tutum takınılması gerekse, bu uygulamayı ilk yapacak kişinin Peygamberimiz (s.a.v.) olacağı son derece açıktır. Oysa Peygamberimiz (s.a.v.)’in ve kendisinden sonra gelen halifeler dönemlerinde müslümanlara sığınan, eman dileyen ve dinlerinde onlarla savaşmayan dindar Yahudilere ve diğer Kitap Ehli mensuplarına son derece sevecen ve korumacı bir tutum izlendiği tarihi belgelerle de sabittir. (Detaylı bilgi için bkz: kitapehli.com)

Allah ayetinde bu insanların hükmünü şöyle açıklamaktadır:

ALLAH, SİZİNLE DİN KONUSUNDA SAVAŞMAYAN, SİZİ YURTLARINIZDAN SÜRÜP-ÇIKARMAYANLARA İYİLİK YAPMANIZDAN VE ONLARA ADALETLİ DAVRANMANIZDAN SİZİ SAKINDIRMAZ. ÇÜNKÜ ALLAH, ADALET YAPANLARI SEVER. (Mümtehine Suresi, 8)

GERÇEK ŞU Kİ, İMAN EDENLERLE YAHUDİLER, SABİÎLER VE HRİSTİYANLARDAN ALLAH'A, AHİRET GÜNÜNE İNANAN VE SALİH AMELLERDE BULUNANLAR; ONLAR İÇİN KORKU YOKTUR, ONLAR MAHZUN DA OLMAYACAKLARDIR. (Maide Suresi. 69)

Bu nedenledir ki Kuran ayetlerine göre, Peygamberimiz (s.a.v.) döneminde de şu anda da müslümanların fikren mücadele içinde olmaları gerekenler dindarlar değil ateist Yahudiler ve bir kısım Hıristiyanlardır. Peygamberimiz (s.a.v.)’in mücadele içinde olduğu grup hiçbir zaman dindar Yahudiler ya da Allah’ın birliğine inanan Hıristiyanlar olmamıştır. Peygamberimiz (s.a.v.) ve sahabeleri sadece; ateistlere ve müslümanlara zarar vermek, din ahlakının yayılmasını ve müslümanların tebliğ faaliyetlerini engellemek için maddi manevi gayret gösteren müşrik ve münafıklara karşı mücadele içinde olmuşlardır.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in yaptığı savaşlara bakıldığında bunların her zaman savunma amaçlı savaşlar olduğu görülecektir. Yani Peygamberimiz (s.a.v.) hiçbir zaman kendisine savaş açmayanlara karşı savaş yoluna gitmemiş ya da savaşa son vermek isteyen ve eman dileyenlere karşı savaşı devam ettirmemiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) Allah’ın Kuran'da kesin hükümlerle bildirdiği savaş durumlarına tam anlamıyla sadık kalmıştır. Kuran'da bu konuyla ilgili olarak şöyle bildirilmektedir:

KENDİLERİNE ZULMEDİLMESİ DOLAYISIYLA, ONLARA KARŞI SAVAŞ AÇILANA (MÜ'MİNLERE, SAVAŞMA) İZNİ VERİLDİ. ŞÜPHESİZ ALLAH, ONLARA YARDIM ETMEYE GÜÇ YETİRENDİR. (HAC SURESİ, 39)

ONLAR, (SAVAŞA) SON VERİRLERSE (SİZ DE SON VERİN); ŞÜPHESİZ ALLAH, BAĞIŞLAYANDIR ESİRGEYENDİR. (BAKARA SURESİ, 192)

... ONLAR, SİZE KARŞI SAVAŞINCAYA KADAR SİZ, MESCİD-İ HARAM YANINDA ONLARLA SAVAŞMAYIN. SİZİNLE SAVAŞIRLARSA SİZ DE ONLARLA SAVAŞIN... (BAKARA SURESİ, 191)

Dolayısıyla İslam tarihi bu anlayışın örnekleriyle doludur. Örneğin Hayber Yahudileri bir defasında Peygamberimiz (s.a.v.)'e gelip ürünlerinin bazı müslümanlar tarafından izinsiz şekilde alındığını söylemişler bunun üzerine Hz. Peygamber, müslümanları mescitte toplamış ve onlara kendileriyle anlaşma yapılanların mallarının haram olduğunu ilan etmiş ve yaptıkları şeyin doğru olmadığını açıklamıştır. (Müsned, IV, 89; Vakıdi, II, 691; Serahsi, Siyer, I, 133, IV, 1530) Yine Peygamberimiz (s.a.v.)’in Medine’nin ilk yıllarında hazırlattığı Medine Site Devleti Sözleşmesinin 17. Maddesinde, "Yahudilerden bize tabi olanlara yardım edilip iyi davranılacaktır. Onlar hiçbir haksızlığa uğramayacak, düşmanlarına yardım edilmeyecektir." ifadesi kullanılmıştır. Aynı sözleşmenin 25. Maddesinde, “Beni Avf yahudileri müminlerle birlikte tek bir ümmettirler. Onlar kendi dinlerine, müslümanlar da kendi dinlerine göre yaşayacaklardır." ifadesine yer verilirken 36. Maddede ise, “Müslümanlarla yahudiler arasında yardımlaşma, nasihat ve iyilik olacaktır" (İbn Kesir, es-Sire, II/322; Hamidullah, el-Vesaik, s.44-45; Doğu ve Batı kaynaklarında birlikte yaşama, s.285) ifadesi yer almıştır.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in ardından Hz. Ebubekir (r.a.), Taberriye şehri feth edildiğinde burada yaşayan Hıristiyanlara kiliselerine dokunulmayacağına dair garanti vermiştir. Hz. Ömer (r.a.), Kudüs’ü fethettiğinde Kudüs halkına bir emanname vermiş ve Kitap Ehli'nin ibadethanelerine dokunulmayacağını bildirmiştir. Yine Hz. Ömer (r.a.)’ın Medain Hristiyanları’na verdiği taahhütte “Hıristiyan dini üzere olanlardan hiç bir kimse istemeyerek müslüman yapılmaya zorlanmaz” ilkesi yer almıştır. Hz. Osman (r.a.) döneminde ise bir Ermeni kenti olan Debil'in fethi sırasında, şehirde yaşayan Hıristiyanlar, Yahudiler ve mecusilere verilen emannamede, mabetlerin korunacağı garantisi sunulmuştur. Yıkılan kiliselerin onarılmasına, yeni havraların ve manastırların inşa edilmesine her zaman izin verilmiştir.

Allah'ın Üzerimizdeki Sonsuz Merhameti ve İlgisi

İnsan doğduğu andan itibaren, doğum denen büyük mucizeyle birlikte, acizlikler de başlar. Acizlikler, insanın hayatı boyunca sürekli yanıbaşında olan; güzellikler, nimetler içinde olunsa da, diğer yandan hep varlığını hissettiren, Allah'ın, dünyanın geçiciliğini ve eksikliğini düşündürtmek için birçok hikmetle birlikte yarattığı, dünyanın kusurlu yönleridir.

Akıl ve şuur sahibi her insan, bedenine ve çevresine dönüp baktığında birçok acizlikle karşılaşır. Allah sonsuz aklı ve yaratma kudretiyle, bu acizlikleri de mükemmel bir şekilde yaratmıştır. Sayısız nimet, güzellik, rızık içinde, acizlikler bu güzelliklerin içine adeta serpiştirilmiş gibidir. Güzellik vardır ama, hemen yanıbaşında eksiklik de vardır. Birbirinden güzel çeşitlilikte ve lezzette yiyecekler vardır, ama acizlikler çok yakınındadır. Allah'ın dünyada nimet olarak yarattığı herşeyin; güzel insanlar, güzel mekanlar, güzel rızıklar, teknoloji, güzel evler, canlılar, hayvanlar, bitkiler, mücevherler, bağlar, bahçeler, makinaların, kısacası herşeyin bu mükemmel yaratılışın yanında özel olarak hikmetle yaratılmış kusurları da vardır.


Bu acz içinde tecelli eden Allah'ın sonsuz merhameti

Unutulmaması ve üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli bir nokta vardır ki; Allah üstün aklı ve yaratma sanatıyla, bu acizlikleri sayısız hikmetle yaratmış ve yine sonsuz aklı ve sonsuz merhametiyle bunların karşısında kolaylıklar ve çözümlerini de yaratmıştır. Güzelliğin ve nimetin hemen yanında acizlik ve kusurlar vardır. Ancak acizliğin de yanında Allah'ın sunduğu kolaylıklar vardır. Allah dileseydi, hiçbir eksiklik olmaksızın sadece güzellikler olur, dünya hiçbir kusurun görülmediği, herşeyin mükemmel olduğu, eskimediği, yaşlanmadığı, bozulmadığı bir yer olabilirdi. Ancak Allah dünyanın çok kısa kalınacak geçici bir yer, asıl sonsuz hayatın ise ahiret olduğunu; ve çok kısa bir süre bulunacağımız bu mekanın asla bağlanılacak, çok sevilecek, amaç edinecek bir yer olmadığını anlamamız açısından dünyayı bu kadar çok çeşitlilikte acizlikle yaratmıştır. Allah sonsuz merhameti ve şefkatiyle, bu acizlikleri bizlere hissettirmeyecek, geçici de olsa önlem almamızı sağlayacak çok fazla sayıda kolaylık ve nimet yaratmıştır.


Acizlikler ve Allah'ın sunduğu kolaylıklar


Acizlikler insanın yaratıldığı anda başlar. Allah'ın büyük mucizelerinden birisi olarak yarattığı insan, doğduğu andan itibaren kendisine güç yetirecek, bakacak, kendisini temizleyecek kısacası her yönden kendisiyle ilgilenecek güçten yoksun olarak yaratılır. Doğar doğmaz çok fazla ihtiyaç içindeyken, bunların hiçbirisini yapamayacak durumda olmak, insanın dünyada karşısına çıkan ilk aczidir. Allah sonsuz merhametiyle, sonsuz şefkatiyle onu en iyi şekilde besletir, giydirtir, ona baktırır. Tüm ihtiyaçlarını o daha dile getiremezken eksiksizce karşılatır.

İnsanın bedeni çok yönlü acizliklerle birlikte yaratılmıştır. Beden kirlenmeye, eskimeye göre ayarlıdır. Çok iyi temizlense bile, insanın kendisini bu şekilde koruyabileceği zaman dilimi çok kısıtlıdır. Allah birçok temizlik malzemesi yaratarak, yine merhametini çok güçlü bir şekilde bizlere hissetirmektedir. Allah, türlü şekil ve kokularda sabunlar, şampuanlar, yaratarak insanın bu bedeni eksikliğini gidermesine imkan vermektedir.

Yüce Allah, insanın hücrelerini yaşlanacak ve zaman içinde ölecek şekilde yaratmıştır. Bu süreç, birkaç on sene içinde gerçekleşmektedir. Allah yarattığı gıdalarda insanı bir süre daha genç, sağlıklı tutacak vitaminler, mineraller varetmiştir. Elbette ki bu vitaminler, alınan gıdalar Allah'ın dilemesiyle sadece birer sebeptir, ancak Allah bunların tümünü merhametinin birer tecellisi olarak yaratmıştır.

Allah vitaminlerin herbirini insanın birçok eksikliğine bir şifa vesilesi olarak yaratır. Cildin korunması, tırnakların sağlıklı olması, bedenin virüslere karşı direnç kazanması, kanser çeşitlerine karşı koruyucu olmaları, kemiklerin gelişmesi, iç organların sağlıklı bir şekilde faaliyetlerine devam edebilmeleri ve bunun gibi birçok açıdan önemlidirler. İnsan bedeni, hastalıklara ve çökmeye eğilimli olmasına karşın Allah çeşit çeşit vitaminler yaratarak bedenin güç bulmasına bunları birer sebep kılmaktadır.

Allah insana hayatı boyunca birçok hikmetle, küçük veya büyük hastalıklar verir. Çoğu zaman ancak mikroskopla görülebilen bakteriler, virüsler bu hastalıklara sebep olurlar. Allah yine sonsuz merhametiyle bunların geçmesine vesile olacak ilaçları ve tedavileri yaratır. Allah'ın izin verdiği kadarıyla her türlü bilgiye sahip olan doktorlar, ameliyathaneler, hastaneler, tedavi yöntemleri, ilaçlar, hepsi Allah'ın insanlara olan yakın ilgisinin birer tecellisidir.

Teknoloji de Allah'ın rahmetinin üzerimizdeki bir tecellisidir. Allah günlük hayatımızda ve iş alanında kullanılan tüm makineleri insanın emrine vererek, çok büyük bir kolaylık sağlamıştır. Dünya hayatında sabredilmesi gereken birçok eksiklik yaratan Allah, insanın neredeyse her ihtiyacına yönelik çeşitlilikte makine, teknik alet yaratmış, bunları kullanmak için gerekli bilgiyi buldurmuş ve bunu insana öğretmiştir. Bunlar bozulduğunda sebebini bulmak ve gidermek üzere onları tamir edecek kişileri yaratmıştır. Tamirciye herhangi bir teknik aleti, bir makineyi onarması için gerekli ilmi ve yeteneği veren Allah'tır. Allah tüm bu kişileri en küçük detaylarıyla birlikte yaratmıştır. Bir bilgisayarı tamir eden kişiyle, akan bir musluğu onaran kişi bir değildir. Her ikisine de bilmeleri gereken bilgileri öğreten Allah'tır.

İnsan bedeni normal bir ısıya ayarlı olduğu için, aşırı sıcak ve aşırı soğuk insana rahatsızlık verir. Sıcağı yaratan Allah, insanın bunun etkisini hissetmemesi için klimayı da yaratmıştır. Benzer şekilde soğuğu yarattığında, insanın duyacağı rahatsızlığı gidermek için kaloriferi varetmiştir. Ve Allah tüm bunları çeşit çeşit özelliklerde, markalarda, boyutlarda yaratmakta, merhametini ve yaratmadaki kusursuzluğunu göstermektedir.

İnsanların evlerinde ihtiyaç duyabilecekleri, hayatlarını kolaylaştıracak, onlara zamandan ve harcayacakları enerjiden tasarruf ettirecek her türlü makineyi Allah yaratmaktadır. Dünyanın eksikliklerinden birisi olarak kıyafetler, eşyalar kirlenmekte ama çamaşır makineleri sayesinde bunların temizlenmesi en kolay şekilde halledilmektedir.

Allah çok yüksek binaları, büyük iş merkezlerini, yaratmaktadır. Bu binaların içinde çok fazla sayıda insan çalışmaktadır. Yine Allah'ın rahmetinin ve merhametinin bir tecellisi olarak, bu binaların korunması, temizlenmesi, tüm eksiklerinin giderilmesi için insanlar yaratmaktadır. Bu mekanların içerisindeki insanların düşünmelerine bile gerek kalmadan, Allah onlar için birçok kolaylığı, rahatlığı hazırlamakta ve bunların her birini hergün tekrar tekrar yaratmaktadır.

Allah hepsi birbirinden güzel nimetler olarak meyveleri, sebzeleri yaratmakta ve bunların tarlada yetiştirilmesi, olgunlaşınca toplanması ve manavlara getirilmesine kadar çok fazla detayı yaratmaktadır. Yine bu birbirinden güzel renkte, kokuda, lezzette ve görünümde olan nimetleri en rahat ulaşabileceğimiz şekilde alışveriş yaptığımız manava getirten de Allah'tır.

Allah mağazaları ve dükkanları da yine insanın istediği her türlü eşyayı, malzemeyi bulabileceği şekilde yaratmıştır. İnsana bu ihtiyaçları hissetiren, ihtiyaç duyulan her türlü şeyi bir mekanda yaratan, bunları insana buldurtan Yüce Allah'tır.


SONUÇ

Sonsuz ahiret hayatının yanında -kıyas dahi yapamayacağımız kadar- kısa bir zaman kalacağımız dünya hayatı, Allah'ın sonsuz rahmetinin tecellileriyle doludur. Ancak geçici dünya hayatının bir gereği olarak, bu güzelliklerin hepsinde kusurlar ve eksikler vardır. Bu kusur ve eksikleri yaratan Allah, sonsuz aklı ve ilmiyle bunlara çözüm olacak şekilde kolaylıkları da yaratmıştır. Allah'ın, insanın üzerinde çok yoğun bir ilgisi, merhameti ve bağışlayıcılığı vardır. Şu unutulmamalıdır ki; bu acizliklerin tümü insanı Allah'a yaklaştıracak vesilelerdir. Mümin bir yandan dünyanın geçiciliğini görüp ahirete sürekli artan bir özlem duyarken, diğer- yandan da Allah'ın yarattığı kolaylıklar için Rabbimiz'e şükreder.

Allah'ın Merhameti Herşeyi Sarıp Kuşatmıştır

Merhamet sözcüğü, Arapçada "reheme" kökünden gelmekte ve "acımak, esirgemek, şefkat göstermek, affetmek, bağışlamak" anlamlarında kullanılmaktadır. Rabbimiz'in Rahman ve Rahim sıfatı da merhamet kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Kuran ayetlerinde sadece Allah'ın Zatını ifade etmek için kullanılan Rahman sıfatı "rahmeti herşeyi kuşatmış olan, bütün yaratılmışlar hakkında hayır, rahmet ve güzellik dileyen, sevdiğini sevmediğini ayırt etmeyerek sayısız nimetlere kavuşturan" anlamlarına gelirken, Peygamber Efendimiz (sav) için de kullanılan (Tevbe Suresi, 128 ) Rahim sıfatı Allah'ın sıfatı olarak kullanıldığında, "Rahmeti ahirette yalnızca müminleri kuşatan, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve sonsuz nimetler vererek ödüllendiren" anlamındadır.

Allah'ın Rahman ve Rahim sıfatı Kuran ayetlerinde birçok kez tekrarlandığı gibi Tevbe Suresi dışındaki tüm sureler de "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla" başlamaktadır. Rabbimiz'in Rahman isminin çok geniş bir anlamı vardır. Esirgeyen, acıyan, şefkat duyan, merhamet eden sıfatlarının hepsi Allah'ın Rahman isminin tecellilerindendir.

O'nun rahmeti herşeyi kuşatmaktadır, sınırsızdır, ezelidir, ebedidir. Rabbimiz merhamet edenlerin en merhametlisidir. Kuran'da Hz. Eyüb'ün Rabbimiz'e bu güzel ismiyle dua ettiği şöyle haber verilir:

Eyüp de; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu: "Şüphesiz bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın." (Enbiya Suresi, 83)

Rahman olan Allah, sonsuz merhametini görünen ve görünmeyen herşeyde tecelli ettirir. Allah'ın Rahman sıfatını kainatı saran yaratılış mucizelerinde, insanın yaratılışında, insan bedenindeki milyarlarca detayda, hayvanlarda, yiyeceklerde, içeceklerde, suda, havada, kısacası kainatın her zerresinde görmek mümkündür. Allah her gün toprağın içinden milyarlarca tohumu filizlendiren, meyveler ve sebzeler var eden, gökten tonlarca su indiren, aynı anda dünyanın her yerinde milyarlarca canlıya rızık veren, hayatımızı devam ettirmemize olanak sağlayan oksijeni var edendir. Rabbimiz sayısız nimetleriyle tüm varlıkları çepeçevre sarmaktadır. Dünya üzerinde O'nun insanlar üzerindeki takdirini, fazl ve ihsanını engelleyebilecek hiçbir varlık bulunmamaktadır. Fatır Suresi'nde, Rabbimiz'in insanlar üzerindeki sonsuz rahmeti şu şekilde bildirilmektedir:

Allah, insanlar için rahmetinden her neyi açacak olsa, artık onu kısıp-tutacak yoktur; her neyi kısar-tutarsa, artık onu da ondan sonra salıverecek yoktur. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Fatır Suresi, 2)

Yeryüzündeki tüm canlılar gibi insanın da yaşamını sürdürebilmesi için her an oluşması gereken pek çok şart vardır. Nefes alabilmesi için oksijene, bedeninin faaliyetlerini sürdürebilmesi için su ve besine ihtiyaç duyar. Ayrıca insan bedeninde her saniye milyarlarca işlem gerçekleşmekte, her bir hücre yaşamın devamı için Allah'ın emriyle kendi görevini yerine getirmektedir. Yalnızca tek bir insanın tüm fiziksel ihtiyaçlarını gidererek varlığını sürdürebilmesi bile sayısız detaya bağlıdır. Sonsuz merhamet sahibi olan Rabbimiz her canlının gerek bedenindeki gerekse dış dünyadaki ihtiyaçlarını önceden belirlemiş ve onlara sunmuştur.

O, insanları yaratmış, yaşamaları için en elverişli olan mekana yerleştirmiştir. Bunun karşılığında ise insanların yapmaları gereken yalnızca Allah'a kulluk etmektir. İnsanlara, elçileri aracılığıyla hidayet bulacakları İlahi kitaplar yollaması ve peygamberlerin ayetleri tek tek açıklamaları da Rabbimiz'in Rahman ve Rahim sıfatlarının bir tecellisidir. Böylelikle Allah insanlara hem Kendi Zatını tanıtmış, hem de onları din ahlakının güzelliklerine ve üstün bir ahlaka davet etmiştir. Kuşkusuz bunların tümü, Rabbimiz'in sonsuz merhametinin açık delillerindendir.

İman etmeyenler, münafıklar ve müşrikler de dünya hayatında aldıkları hava, içtikleri su dahil olmak üzere gizli ve açık tüm nimetlerden faydalanırlar. Allah müminlere verdiği gibi onlara da mal-mülk, içinde oturacakları güzel evler ve soylarını devam ettirecekleri evlatlar verir. Onlara da güzel rızıklar, sağlık, güç ve güzellik verir. Bunlar Allah'ın sonsuz rahmetinin tecellileridir.

Allah dünya hayatında belki din ahlakını yaşarlar, düşünüp aklederler ve Kendisi'ne şükrederler diye tüm insanları yararlandırmaktadır. Ancak inkar edenlere verilen tüm bu nimetler iman etmedikleri sürece azaplarının artmasına vesile olacaktır. Yüz çevirenler, Allah'ın nimetlerinden ancak göz açıp kapama vakti kadar olan dünya hayatları süresince yararlanabilirler. Ahirette ise bütün nimetler, sahip olduklarını yalnızca Allah'a yakınlaşmak ve O'nun rızasını aramak için kullanan ve Rabbimiz'e her an şükreden müminlere aittir. Çünkü Allah sonsuz adalet sahibidir ve benzersiz nimetlerle bezenmiş cennet yurdunu yalnızca mümin kullarına müjdelemiştir. Ayetlerde şöyle buyurulmaktadır:

Bize bu dünyada da, ahirette de iyilik yaz, şüphesiz ki biz Sana yöneldik. Dedi ki: "Azabımı dilediğime isabet ettiririm, rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır; onu korkup-sakınanlara, zekatı verenlere ve Bizim ayetlerimize iman edenlere yazacağım." (Araf Suresi, 156)

Adn cennetleri (onlarındır) ki, Rahman (olan Allah, onu) Kendi kullarına gaybtan vadetmiştir. Şüphesiz O'nun va'di yerine gelecektir. (Meryem Suresi, 61)